Psikolojide Marksist Perspektif

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Mayıs 11, 2026

*Bu yazı Psikopolitik Dergi’nin 10 Mayıs Psikologlar Günü özel dosyası için hazırlanmıştır. Bkz: https://psikopolitikdergi.com/2026/05/11/psikolojide-marksist-perspektif/

1 – Günümüzde psikoterapi pratiği, bireyi mi iyileştiriyor yoksa sistemi mi yeniden üretiyor?

Günümüzde psikoterapi pratiklerini ele alırken, belki de ilk olarak kapitalizmin her şeyi alınıp satılabilir bir metaya dönüştürme eğilimini hesaba katmak gerekiyor. Terapi yönelimlerinin de oldukça geniş bir yelpazeye yayıldığını görüyoruz. Bu çeşitlilik, kabaca iki farklı eğilim üzerinden düşünülebilir: Bir uçta daha çok semptomların azaltılmasına, kişinin gündelik işlevselliğinin yeniden kazanılmasına ve kriz anlarına hızlı müdahaleye odaklanan yaklaşımlar yer alıyor. Diğer uçta ise semptomu yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak değil, kişinin öznel dünyasına dair bir işaret olarak ele alan; bireyin içsel çatışmalarını, ilişkilenme biçimlerini ve yaşam öyküsünü anlamaya çalışan yaklaşımlar bulunuyor.

Neoliberal politikaların yükselişiyle birlikte terapi alanında da hız, ölçülebilir sonuç ve “işlevsellik” vurgusu daha görünür hâle geldi. Bu durum kimi zaman bireyin yaşadığı ruhsal sıkıntının, toplumsal ve sınıfsal bağlamından koparılarak yalnızca giderilmesi gereken bir performans sorunu gibi ele alınmasına yol açabiliyor. Özellikle kısa süreli ve semptom odaklı uygulamalar, bazı durumlarda kişinin yaşadığı sorunun nedenlerini derinlemesine anlamaktan çok, gündelik yaşamını sürdürebilmesini sağlamaya yöneliyor. Ancak bunu bütünüyle olumsuz bir çerçevede değerlendirmek de doğru olmaz.

Travma sonrası müdahalelerde EMDR gibi tedavilerin, yoğun depresif ataklarda ilaç tedavisinin ya da belirli cinsel işlev sorunlarında yapılandırılmış ve sonuç odaklı terapilerin oldukça işlevsel ve gerekli olduğu birçok durum vardır. Kimi zaman kişinin önce yeniden nefes alabilir, çalışabilir ya da evden çıkabilir hâle gelmesi gerekir. Bu nedenle mesele, semptom odaklı yaklaşımların varlığından çok, bunların tek geçerli ruh sağlığı modeli hâline gelmesi ve bireyin yaşadığı sıkıntının toplumsal koşullarla ilişkisinin geri planda kalmasıdır. Yani bunun üzerinden bir ideoloji üretilmesiyle veya madalyonun öteki yüzünde toplumun ideolojisizleşmesiyle ilintilidir.

Bununla birlikte “üretim çarkı” dediğimiz yapı yalnızca ekonomik sistemden ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal yaşamın, ilişkilerin ve gündelik hayatın da kendisidir. Bu nedenle bireyin yeniden toplumsal yaşama katılmasına yardımcı olan terapötik müdahaleler birçok kişi için gerçek bir ihtiyaç ve önemli bir destek anlamına gelir. Sorun daha çok, ruhsal acının yalnızca bireyin uyum kapasitesi üzerinden ele alınması ve onu üreten toplumsal koşulların çoğu zaman görünmez kalmasıdır. Böylece terapi pratiği, farkında olmadan bireyi mevcut yaşam düzenine yeniden adapte eden bir işleve indirgenebilir.

Yelpazenin diğer ucunda yer alan psikanalitik ve dinamik yaklaşımlar ise bireyin huzursuzluğunu yalnızca biyolojik ya da davranışsal bir sorun olarak değil; dil, aile, tarih, ideoloji ve sınıfsal konumla iç içe geçmiş bir deneyim olarak ele alır. Bu yönelimler, kişinin iç dünyasını anlamaya ve semptomun öznel anlamını çözümlemeye önemli katkılar sunar. Ancak bu alanın da kendi sınırları ve riskleri vardır. Bireyin içsel dünyasını merkeze alan yaklaşım, kimi zaman toplumsal devinime olan ihtiyacı geri plana itebilir; kişi, yaşadığı ekonomik ve siyasal sıkışmaları değiştirilmesi gereken maddi koşullar yerine yalnızca kendi iç çatışmalarının sonucu gibi düşünmeye başlayabilir. Benzer biçimde, sürekli bir “kendini anlama” arayışı da zaman zaman yaşamın maddi ve kolektif boyutlarından kopuk, bitmeyen bir içe dönüş sürecine dönüşebilir.

Buna ek olarak, uzun süreli ve yoğun terapi süreçlerinin ekonomik maliyeti özellikle Türkiye gibi ekonomik krizlerin derinleştiği ülkelerde belirleyici bir mesele hâline geliyor. Haftada birden fazla seans gerektiren uzun analiz süreçleri, ciddi bir zaman, emek ve maddi kaynak gerektiriyor. Giderek güvencesizleşen çalışma koşulları içinde birçok insan için bu süreçleri sürdürmek gerçekçi olmaktan uzaklaşıyor. Bu nedenle derinleşme ve kendini anlama imkânı çoğu zaman belirli bir ekonomik ayrıcalığa sahip kesimlerle sınırlı kalabiliyor.

Dolayısıyla psikoterapi alanını tek bir yaklaşım üzerinden değerlendirmek yerine, her yönelimin hangi tarihsel ve toplumsal ihtiyaçlara yanıt verdiğini görmek gerekiyor. Ruhsal acıyı yalnızca bireyin iç dünyasına ya da yalnızca toplumsal koşullara indirgemeyen; semptomun hem öznel hem de toplumsal boyutunu birlikte düşünebilen bir perspektif, bugün belki de en önemli ihtiyaçlardan biri olarak görünüyor.

2 – Marksist psikoloji dediğimizde neyi kastediyoruz? Bu yaklaşımın temel varsayımları nelerdir?

Marksist psikoloji kavramını kullanmayı doğru bulmamakla birlikte şöyle ifade edersek daha doğru olacağını düşünüyorum; Marksizmden hareketle psikolojiye bakmak, insanı verili ve değişmez bir doğaya hapseden her türlü özcü yaklaşımı eleştirel biçimde sorgulamayı ifade eder. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: “Marksist psikoloji” adı altında sınırları kesin çizilmiş, tek ve bütünlüklü bir kuramdan söz etmek kolay değildir. Bunun nedeni yalnızca insanın değişken ve tarihsel bir varlık olması değildir; daha temelde, marksizmin ana meselesinin insan ruhsallığını açıklayan kapalı bir model kurmak olmamasıdır.

Marksizm, esas olarak toplumsal yapının nasıl işlediğini, sınıflı toplumların hangi çelişkiler üzerinden hareket ettiğini ve bu tarihsel akışın nasıl dönüştürülebileceğini anlamaya çalışan devrimci bir yöntemdir. Odağını tek tek bireylerin içsel özelliklerinden çok, toplumsal ilişkilerin hareketine, üretim biçimlerine, sınıf mücadelelerine ve bunların tarihsel sonuçlarına yöneltir. Bu nedenle marksizm açısından psikoloji, kendi başına yalıtılmış bir alan değil; toplumsal ilişkiler ağı içinde düşünülmesi gereken bir uğraktır. Dolayısıyla marksizmden hareketle psikolojiye bakmak, insanı toplumsal bağlamından kopararak açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı eleştirel bir konum alır.

Bu perspektifte zihinsel süreçler ve “benlik” dediğimiz yapı, yalnızca bireyin iç dünyasının ürünü olarak değil; maddi yaşam koşulları, üretim ilişkileri, ideolojik aygıtlar ve tarihsel deneyimler içinde şekillenen süreçler olarak ele alınır. Böylece psikoloji, bireyin içsel dünyasını toplumsal dolayımlar içinde kavramaya çalışan bir çerçeveye yerleşir.

İnsan, toplumsal, tarihsel ve ekonomik koşulların pasif bir yansıması değildir. Tam tersine, bu koşullar içinde yaşadığı deneyimlerin ve bu deneyimlere verdiği öznel yanıtların ürünü olarak var olur. Dolayısıyla benlik, değişmez bir öz değil; belirli tarihsel koşullar içinde kurulan ve sürekli dönüşen bir yapı olarak düşünülmelidir. Bencillik, yardımseverlik, suçluluk ya da kıskançlık gibi duygulanımlar da yalıtılmış bir ruhun doğuştan getirdiği özellikler değil, maddi ve tarihsel koşullar içinde biçimlenen deneyimlerdir.

Bu yaklaşımın temel varsayımı, bilincin toplumsal varlık tarafından belirlendiği ve öznenin ancak toplumsal ilişkiler bütünü içinde anlaşılabileceğidir. Ancak bu belirlenim, insan öznelliğini ortadan kaldırmaz; aksine ona hem sınırlar hem de imkânlar sunan diyalektik bir alan yaratır. Marksist perspektif, insanı donmuş bir öz olarak değil, sürekli değişen tarihsel bir varlık olarak ele alır. İnsan dünyayı dönüştürürken aynı zamanda kendi bilincini de dönüştürür. Bu nedenle psikoloji, steril klinik odalarına sıkışmış bireysel bir uğraş olmaktan çıkarak tarihsel ve toplumsal bir zemine yerleşir. Öznenin, kendisini kuşatan koşullar içinde nasıl bir yanıt ürettiğini anlamak da bu yaklaşımın temel meselelerinden biri hâline gelir.

3 – Karl Marx’ın insan doğasına ve topluma dair görüşleri psikolojiye nasıl bir zemin sunar?

Marx’ın insanı “toplumsal ilişkilerin toplamı” olarak tanımlaması, psikoloji açısından önemli bir kırılma yaratır. Bu bakış açısıyla ruhsal acı, yalnızca biyokimyasal bir sorun olmaktan çıkar ve yabancılaşma kavramıyla birlikte düşünülmeye başlanır. Ancak Marx’ın asıl katkısı, bireyin iç dünyasının mikro işleyişini açıklamaktan çok, toplumsal tarihin işleyiş yasalarını anlamaya yönelmesinde yatar. Marx bu yasaları, toplumsal dönüşümün imkânlarını göstermek amacıyla ortaya koymuştur. Bu nedenle onun düşüncesi, klinik pratiğe insanın yalnızca biyolojik bir organizma değil; dil, tarih ve toplum aracılığıyla kurulan tarihsel bir varlık olduğunu hatırlatır.

Bu yaklaşım günümüzde daha da önemli hâle gelmiştir. Kapitalizmin derinleşen krizleriyle birlikte insanların yaşadığı boşluk duygusu, kaygı ve anlamsızlık hissi yalnızca bireysel sorunlar olarak görülemez. Bunlar aynı zamanda insanın kendi emeğine, ürettiği dünyaya ve giderek kendi varlığına yabancılaşmasının psikolojik görünümleridir. Marx’ın sunduğu perspektif, psikoterapiyi bireyi yalnızca “kendine döndürmeye” çalışan bir alan olmaktan çıkarır. Bunun yerine terapiyi, kişinin toplumsal bütünlükle kurduğu kopuk ilişkiyi ve bu ilişkinin üzerini örten ideolojik mekanizmaları sorgulayan bir sürece dönüştürür.

4 – Türkiye toplumsal travmaların sıkça yaşandığı bir ülke. Marksist perspektif, travma kavramını bireysel bir deneyim olmaktan çıkarıp nasıl kolektifleştirir?

Bugün travma kavramı çoğu zaman sınıfsal ve politik bağlamından koparılarak yalnızca kişisel bir incinmişlik ya da nörobiyolojik bir tepki gibi ele alınıyor. Böyle bir yaklaşım, travmanın ortaya çıktığı toplumsal zemini görünmez hâle getiriyor. Oysa marksist bir perspektiften bakıldığında travma, yalnızca bireyin iç dünyasında yaşanan bir kırılma değil; üretim ilişkilerinin, baskı mekanizmalarının ve tarihsel koşulların özne üzerinde bıraktığı somut bir izdir.

Yalnızca Türkiye’de değil, savaşların, krizlerin ve yoksullaşmanın derinleştiği günümüz dünyasında toplumsal travmaların yaygınlaşması tesadüf değildir. Türkiye gibi ekonomik ve politik baskının yoğun hissedildiği coğrafyalarda sistemin sürekliliği çoğu zaman toplumun sürekli bir belirsizlik ve sarsıntı içinde tutulmasıyla sağlanır. İnsan, karşısındaki büyük yıkımlar karşısında etkisiz kaldığını hissettiğinde genellikle iki yola sürüklenir: Ya ağır bir ruhsal çöküntü yaşar ya da hayatta kalabilmek için yaşananlara karşı duyarsızlaşır. Her iki durumda da özne pasif bir “kurban” kimliğine sıkışır.

Marksizmden hareketle psikolojiye baktığımızda üçüncü bir yol açılmaktadır. Bu yol, travmayı bireysel bir mağduriyet anlatısı olmaktan çıkarıp kolektif bir mücadele ve dayanışma zeminine taşımaya çalışır. İyileşme, acının toplumsal kökenlerini görmekle başlar; ancak bununla sınırlı kalmaz. Asıl dönüşüm, yıkımın karşısında yeni dayanışma biçimleri ve ortak yaşam alanları kurabilmekle mümkündür. Acı, paylaşıldığında ve onu üreten koşullara karşı ortak bir mücadeleye dönüştüğünde, özne yalnızca yıkımın altında ezilen biri olmaktan çıkar; kendi yaşamını ve tarihini dönüştürebilen bir aktöre dönüşür.

5 – Bu yaklaşım, insanın mutluluk arayışını nasıl ele almaktadır?

İnsanın daha iyi bir yaşam ve mutluluk arayışı içinde olması kuşkusuz olumsuz bir şey değildir. Aksine bu arayış, yaşamı sürdürme ve geliştirme isteğinin en temel ifadelerinden biridir. Bu nedenle mutluluk arzusu küçümsenmemeli ya da değersizleştirilmemelidir. Ancak burada belirleyici olan, mutluluğun hangi zeminde tanımlandığıdır. Kapitalist ideoloji mutluluğu çoğu zaman satın alınabilir bir meta, sürekli ulaşılması gereken bir hedef ya da kesintisiz bir “pozitiflik” hâli olarak sunar. Böylece mutluluk, piyasada dolaşıma sokulan ve tüketim üzerinden vaat edilen geçici bir deneyime dönüşür. Bu tür bir mutluluk anlayışı, bireyin içinde bulunduğu sömürü ilişkileriyle uzlaşmasını kolaylaştıran bir yanılsama üretir.

Oysa güncel çalışmalar ve toplumsal gözlemler, izole ve tamamen bireysel bir mutluluğun mümkün olmadığını giderek daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar adlı çalışmasının da işaret ettiği gibi; depresyon, kaygı ve mutsuzluk çoğu zaman insanın toplumuyla, emeğiyle, doğayla ve anlam duygusuyla kurduğu bağların kopmasından beslenir.

Bu nedenle marksist perspektif açısından mesele, bireysel mutluluk arayışını küçümsemek değil; onun toplumsal koşullardan bağımsız düşünülemeyeceğini göstermektir. Gerçek doyum, çatışmasız bir huzur hâlinde değil; yabancılaşmayı aşmaya yönelik mücadelede ve yeniden kurulan kolektif bağlarda ortaya çıkar. Mutluluk bu anlamda bireysel bir konfor alanı değil, öznenin kendi arzusu ile toplumsal kurtuluş arasındaki bağı kurabildiği bir özgürleşme süreci olarak düşünülmelidir.

 

 

Diğer Yazılar